Ruhu ince, kaygan bir zeminde öldü

Zamanları ardına katıp da ilerleyen bir düş kurdum bugün kendime. Bir kervan edasında yürüdüm arkasından. Benim için düş senin için bir ödüldü belki de. (Düşünmek bile bazen zamanından çaldığın için karşındakine ödüldür.) İçinde ben yoktum, kapılıp gidişlere baktım uzun uzun. Ben de kaptırdım kendimi, aklımı, seni. İsimsiz bir mektupla başlayan hikâyenin “mutlu son” diye bir isim altına girmesi ne mümkün! İşte onun gibi imkânsız olunca bazen istekler, ne kadar düşünüldüğüyle alakalı düşler. Düş o, düşmüş bir yağmur damlası, küçücük. Yükseldikçe içimdeki korkusu, yerimden fırlayacak gibi oluyorum geceleri; hikâyesine derdini anlatamayan adam hikâyesinde derdini anlatır mı?

Çukur sanıp da üstünden geçtiğin yollarda yatan hayvan cesetleri, bir kez de sen geç üstünden ne olacak, ortada öylece yatıyor nasılsa, oysa haberi bile yok kim tarafından ezildiğinin.

Bütün gün susup kaldın bir koltuk kenarında, yüzüne baktığın insanlarınsa yüzleri yoktu. İnsan kendini bu kadar büyük bir tiyatro sahnesinde neden yalnız hisseder ki, rol istememesine rağmen üzerine yapışan roller de cabası…

Seni anlamayan bir dünya düşlüyorsun; sen onu o kadar çok dinliyorsun ki buna alışmışken o da anlatmaya devam ediyor, seni görenler bu dünyada olmadığını biliyor. Bu dünyadasın ama bu dünyadan değilsin.  (Neyi dinlediğimi sanıyorsun, yağmurun sesini mi, hayır; o sessizce gelip gidiyor.) Arındığını hissediyorsun ya yağdığında üstüne, alıp gidiyor ya bir de onu senden, rahatlamak ne kelime gittikçe ıslanıyor git gide ağırlaşıyorsun. Kendimi geri getirmeyecek bir yola neden gireyim diye düşünürken sana doğru uzanan bir el: titriyor; istemiyorsun, korunmaya değil, yaş-lanmaya ihtiyacın var: yaş-landıkça kuruyorsun.

Durduğun yere yaydığın yılışıklıkla bütün dünyayı kendine seyirci bıraktığını zannediyorsun. Öyle yapış yapış yaptın ki ellerimi, kulaklarımı, dilimi. Seni dinlemek zorunda değilim! Abartılı neşe, içindeki mutsuzluğu saklamaya çalışmak gibi çoğu kez sahtedir, neden sahteleştiğin için bu kadar gülüyorsun? Ağladığını düşünürken gülüyormuşsun ardımdan. Etrafındakiler de kahkahanın koltuk altında bir oyana bir bu yana sürüklenen sarhoşlar. Şarkı söylüyorum arkanızdan neden konuşmuyor diye yüzüme bakıyorsunuz. Kendi kahkahanızdan başkasının da ses çıkarabileceği nereden gelsin aklınıza, boğulmak bu işte; küçük bir farkla,  kendim olamadığım yerde başkalarının da -kendi olmak istememesiyle -olmaya çalıştığı başka rollere bürünmeleri aslında her iki tarafında rol yaptığını gösterir.  İçinde olmaktansa yine de dışından izlemek daha iyi. (Ama ne kadar uzağa kaçsan o kadar dikkat çektiğin için bir de açıklama yapmak zorunda kalma rolü sırtında) Sustukça daha da komikleşen bir garip trajedi, sürünen insanlar vardı bir hayalin ardında ve onu göremeyecek kadar dünyalıydı gözler.

(Bir ömür tükenir mi böyle, hırsız gülmüş haline, çaldığın yeter zamanından hiç gitmiyor mu gücüne?) İliklerindeki aşkın izbe bir köşeye layık görülmesi en çok da bu yönünün bilinmemesiydi onu kıran. Sokağa yayılan bir ruh ancak yolun başında olabilir. Sıyrıldığı bedeninde onu ele veren küçük bir izdi. Sıyrılacak bir delik bulmak için canını taktığı dişlerini sonunda kırdı. Can vermesi muhtemelken; önce can almak istercesine yoğrulduğunu hissetti, yumuşamaya başlamıştı suyla. Minnet borcu yağmura, yağmur onun elinden aşkını aldı ama yerine başka birini bırakmayı da ihmal etmedi. Tanıyan var mıydı bu adamı? Düşünceli haline kızdı yağmur,  çiselediği anların kenarından alev gibi doğardı güne. Kız-gındı çünkü o da; kazandığını sandığı gün hala beni seviyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir