SALATA KARI(ŞI)MI SAV(AŞ)

SALATA KARI(ŞI)MI SAV(AŞ)

Marulları ıslatıp çamurunu almak kadar kısa süreli bir deney.

İlk önce HEVESlerin uğruna değiştirdiğin insanlarda aradığın her özellik için ayrı bir kılığa büründün. Çünkü parçaladığın her sebzenin vitamini giderek azalırken sen besleniyordun. Kırılan, kopan her şeyin yanı başındaydın, sen mi yapıyordun bu işi yoksa yardım için mi geliyordun, hiç anlayamayacaktım, sessizce oluyordu her şey, senin sessizlikte o çıtırdamayı duyman rastlantı mıydı? Bilerek her seferinde elini kesiyordun, kanını emerek saklıyordun. Yavaş yavaş kendini derin kaba atmak zorunda kalacaklardı zaten ama önce açılışı sen yapmalıydın, karışıklığa gerek yok sıra belli, bana bunları yaptıran biri mi var diyorsun, şimdide kiralık olduğunu mu söylüyorsun, bu senin sesin de değil demek ki…

Ortaya çıkan salatanın nesi eksik diye sorarsan; tadı. Yapmaya çalışırken bozduğun şeyler bunlar, insanlığının bunaması, MUTASYONa uğrayan bir sürü eski insanı çevrende görmek seni ayrı bir boyuta taşıyor sanki. Kendini yücelttiğin kadar başka neyi sevdin bu kadar? Tanımaya çalıştığım senden çok çevrendekiler…

Biberleri doğrarken elini gözüne götürmemen gerek; sulu bir AŞINIM, aşığınım.

Sonra, kendinle kıyasıya savaştın. Zaferin kurbanların, hüznün yaşların; ikisini bir araya getirense yendiğinde adımlarında sivrilen küçük MUCİZEler, nasıl böyle hırssız kazanırsın, hırsız kadın? Halin her seferinde yabancı, seçilmiş onca acı biberle baş etmek kolay değil; sen onların acılığında katlıyorsun burukluğunu, katılıyorsun mutluluğuna, yanmış bir dil nasıl tat alsın yaşamdan, SIRRI çözmüşsün çoktan. Öldürdükçe onun da tadı kayboluyor, bu nasıl bir ‘karakter aşınması’?

Yarım kalan her sözü tamamlamaya çalışan güzellikler adına…

Seni sana sorduğum zamanları çoktan geride bıraktım; bir: demek ki artık ilgi alanımda değilsin. Kızaran bir domates büyüklüğünde AŞK, daha yeşilken kayboldun. Kışa hazırlanan turşular bir bir giriyor kavanozlara ve yine sofranda yer alacak hepsi; ne kadar çeşit o kadar besin, buna rağmen zayıfsın ve her sonbaharda başlıyor yalnızlıkların. Seni ilk tanıdığımda başladığı bir kitabı bitirmeden diğerine geçen, elindeki birçok şekeri birden ağzına atıp hiçbirinin tadını alamayan, ılık bir rüzgâr hoşluğunda omzunu boynuna yükselten tuhaf bir iç ürpermesi idi hissettiğim. Yavaşça sızan bir yapın var; hoşgörülü ve sabırlı. Kimseyi çevirmiyorsun geriye, huzurlu havanın bağlayıcı bir etkisi var. Sen zaten bırakmıyorsun, gitmek isteyen de vazgeçemiyor. Suya bakınca gördüğü oluyorsun aşığının ve hiç salata yapmayı bilmeyen birinin elini bile sürmeye kıyamadığı en sarı limon…

İki: sırf kuşku duyuyorsun diye birilerinden; vazgeçemezsin isteklerinden, rendeleyemezsin sonra havuçları, elin kesilir yoktan. Renk ÖZGÜRLÜĞü vermelisin salataya, kara lahana da katmalısın, maydanoz da. En iyisi de bu birleşenlerinin seninle konuşamaması, tıpkı öldürdüklerin gibi, seni başkasından duyamayacak kimse, ancak okunursun belki bir zaman bir yerlerde… Sahibi olduğun güzel bir bıçağın var, kalplerini sökersin kurtuluşun için bir darbeyle onların, kendi ciğerine çoktan sapladığın yerden akabilirse kanın, işlediğin cinayet değil, masanın süsü sayılabilecek, yemeğin yanına yakışan ya da bugünlerde ana yemek haline gelen vitamin adı altında bir sürü suç. Ölümün bıçağın tersinde bıraktığın renklerin, suya bıraktığın temizlik adına kirlerin…

Hayattaki malzemesi kart kalan duruluğa muhtaç huzursuz bekçiye…

Asıl derdin mikroplar, beklettiğin suda yüzecek kadar cesur bir yüreğin var, kendi suların yetmiyor sana, karışman gerekiyor başka sınırlara, hıçkırığa çözüm bulan iki üç damlan seni kımıldatıyor yeniden bir sırda can veriyorsun. Rüya gibi taze bir oluşumla canlanıyor, yenilik katıyorsun başucuma. Pisliklerle yuvarlandığın onca zaman üstünün başının yarasına rağmen mikrop kapmadan yaşayabilmene hayranım, temizliyorken bir de o kadar haşereyi kiminin tabağından kiminin yüreğinden, hala ürkütüyorsun içimdeki korkuları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir