Son…

Daha en sona gelemediğimizden midir bilinmez, tüm başlangıçlarımızda hazırlıyoruz bitişi. Yani en başında yazılmıştı tüm sonlar. Bize düşen ise, hiç varılmayacakmışçasına o sona yürümek.
Oysa ne hayaller kurulur, ne dileklerde bulunulur her yıl, her özel gün. Uzun bir ömür, sağlık ve mutluluklar. Belki de dünyanın en yalancılarıydı onlar; güler yüzlü, kocaman yürekli insanlar…

Öpüldüğü zaman geçeceğine inandırıldık, düştüğümüzde ellerimizdeki acının. Bize yalanın kötü bir şey olduğunu öğütleyenler değil miydi, toprağın altına koyduğumuz insanların yıldızlara yükseldiğini söyleyenler? İnsanoğlunun gidebildiği en uzak yer henüz Ay iken üstelik…

Evet, anneler birer melekti ve hatta cennet onların ayakları altına seriliydi. Ama hangi melek bir gün öleceğini bile bile bir yavru dünyaya getirirdi? Eğer öldürmek zalimlikse, anneler dünyanın en merhametli zalimleriydi. Ama hiçbir zalim Tanrı’nın yarattığı zulmü tatmin edemedi. Acaba kaç milyar insan daha ölmeli, eceli vicdana getirebilmek için? Yeryüzündeki tüm üzüntülerin tüccarı olmuştu insanlar. Kâr eden de, zarar eden de üzgündü. Yok ediyoruz güzel olan her şeyi kendi ellerimizle. Yok ediyoruz birer birer. Peki ya sevgiler? Kaç atom bombası kazıyabilir yeryüzünden sevgiyi ya da kaç aldatış? Eğer ben seviyorsam, kaç bıçak darbesi sökebilir yüreğimden sevileni? Umutlarım benim, küçük yalanlarım. Hoyrat bir ıslık gibi dudağımdasınız, delicesine ıslatan güz yağmurlarım…

Darmadağınık düşüncelerin yansıması bu satırlar. Her satırda ayrı bir son. Ve en başından yazılmıştı bu son da, tıpkı diğer sonlarım gibi…

 

Seyr-ü Şiraze

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir