Turuncun kendisi yok kokusu hala burada…

Rüzgârla yayılan turunç kokusu… Güneşin en yoğun olduğu zamana nasıl da denk gelmiş teninin rengi. Geçip gitmemelisin yine, kendime has halimle başını döndürdüğümü söylediğin derin hayranlığın, elbette ilk kez buluşmuyor benimle. Ama bu kez farklı…

Kapladığın uzun yolun sonuna geldim, seni de çağırıyorum ki yeri dolsun küllerin. Düşünceler, dört başı mamur, filesine sığan tüm alacaklılarıyla ödeşmiş, yeni bir gülümseme ile yeniden aramızda. Rüzgârından nasibi alıp bölünmüş sayfalara not bırakarak doğrultmuş kalbini, önceliği yarım saydığı sayfalara vermiş, ne varsa eskilerde var diyenlerden bıkmış, bütün çocuklarını salmış oyun bahçesine, eteğinden dökmüş taşlarını.

Nasılsa; Hatıralar, beşiğinde sallanmayı bekleyen arsız çocuklar.

İlk isteği yaşamak olan ve bunu ağlayarak ifade eden her insanın haykırdığı o andaki sulu umut, bizim tanışma faslımızın melodisi hayatla. Ömrümüzün ne kadar olacağını bilemediğimizden cezamızın en ağırı da budur; umudunu dışarı vuran ağlamaklı yüz ve sonrasında etrafı izlediğini sandığımız bir çift göz.

Boşlukta bir yalanın içine sığmayı dener anlar, yerleşirken de yer arayanlara bağırırlar: Acele! Hıncına feda etmiş öğrencilerini bakire zaman. Dürüst davranmamış, sevmemiş ki… Kapı açık; sorular soruldukça daralacak olan o açık kapılar… Daha çok sır saklayacaklar. Kimse bir şey öğrenemedi daha. Kapının anahtarı tek değil, her açan içinde farklı bir şey mi görüyor, sen ne göreceksin? Kim bilir, belki de bir ölü; başında bir çocuk, elinde bir gaz lambası, yüzüne vuran ışığa baktıkça alevlerle bütünleşen birkaç parça şaşkınlık.

Lamba söndü, yandı. Birbiri ardına yandı, söndü.

Döndü sandım yeni bir kuş yeni bir haber dilinde. Uzaklara giden bir meram sesinde… Bir yerde doğan umut diğer yerde batıyormuş. Bir de gerçekten ölemeyen umutlar var kapı arasına takılanlar; onlar daha sancılı yaparlar konuşmalarını… Ne gidebilirler dünyadan kestikleri ümitleri dışarıda kalacak şekilde, ne de kalabilirler adamakıllı sarhoş, tadında bir tatlı ömrün. Hatıralarda yaşarlar sonunda hepsi.

Nasılsa; Hatıraları gerçek sananlar kendi dünyalarında uykuya dalanlar.

Giderken uyandırma görevini de üstlenmek üşengeçliğin elinde eriyen bir sabun gibidir. Köpürdükçe gözleri yakıp kokusuna turunç karışan bir sabun. Tıpkı sandıklardaki sabunlardan orada kalan her şeye sinmiş.

Bir yere giderken kendinden uzak olmak nedir bilir misin? Seni artık kimse öldüremez. Kendinden uzak bir yer, o yer senin yanın. En eski halinle elinde bir şemsiye; siyah, uzun ve büyük. En eski sesin eşlik eder buna; en kalın, genç ve canlı. Sırtında taşımaktan usanmış ki yağmurları; en yürekli kalıbıyla kapandı. Girişe yaslandı.

Nicedir düşündüğüm bir buluş var, insanlığa mal olmuş, asrın buluşu; kalıplarımızın adamı olamıyorsak o kalıba girmek için küçülelim bari! Boyutlarımız insanlıktan çıkmalı ki ancak öyle devam ettirelim bu zehrin yayılmasını bedene -Zaten olmuş ama ifade edilemiyor-Yeter ki rahatça girebilelim o kapıdan. Ancak o zaman iki satır için satır altında kalmaya değer belki… O sırasını savmış, o olmuş, yeni bir konum almış, alışmaya çalışırken bünyesine ağır gelmiş yalnızlığını yitirmek, bir çare sırasını beklemeye koyulmuş.

Hikâye yazdıracak duygudan korkulmaz. Başa dönemeyecek olmanın hüznü vardır nostaljinin vücudunda. Sıcak bir esinti bu kez üstümdeki, hissettiğim, çocuk zamanları geri getirdi bana. Edilen bir yemin yok, gözle gördüğüm, sadece bir gurur örtüsü var gözümde, bir daha dönüş yok geçilen sokaklara. Eklemli bir hastalık bu, gittikçe genişleyen bir boşluk, yayılan bir turunç kokusu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir