Umursamazlığın Şarkısı Çalıyor

Umursamazlığın şarkısını öğretti yalnızlığın sana…
Yaşamın anlamsal boyutunu öğretti…
Kendinle baş başa kalmanın o harikulade enstantanesini, kendini arama yollarındaki dolaşımsal izlerini öğretti…
Bir sonbahar akşamı sessizliğinin o tutsak serinliğinde aşık olmanın güzelliğini öğretti…
Bir şiir kitabı olmasını istedin elinde hep, o vakitlerde; bir romanın başkahramanıyla konuşmayı istedin…
Yalnızlığın şarabı duruyordu masanın üstünde, titrek bir mum ışığı bekliyordu seni sabaha karşı uyanışlarda…
Sana yoldaş oldu o mum ışıkları, sana arkadaş oldu, sana sırdaş oldu…
Gözyaşların oldu o gölgelenmeler ve o aydınlanmalar…
Sen sevdin, sen aşık oldun!
Uysal bakışlı sevgilinin dudaklarında kaybolup yalnızlığın prensi, yalnızlığın hayalperesti oldun…
Hüzünlerini çoğalttığın akşamüstlerinde yalnızlığını da çoğaltacak kafeler aradın sen hep…
O kafelerin davetkar atmosferi eşliğinde nice yazılara, nice şiirsel denemelere imza attın…
Kimi zaman İstanbul’lara uzanıp hiç görmediğin, hiç tanımadığın okurunla buluştun; kimi zaman Batı Karadeniz’de, Ege kıyılarında, Güneydoğu’nun sefalet kokan platolarında kimsesizliğin, sevgisizliğin, aşksızlığın şerefine kadeh kaldıran ruh yorgunlarının duygularına tercüman oldun…
Bıkmadan ve usanmadan yazdın…
Aşkı yazdın, tutkuyu yazdın, yaşamı ve umudu yazdın…
Biliyorum ki; yarın da yazacaksın, ertesi gün de yazacaksın, daha ertesi gün de yazacaksın…
* * *
Bak, bugün ayın 7’si…
Günlerden Cuma…
Mayıs şarkıları çalıyor eski bir gramofonda…
Biliyorum, o kafedesin yine…
O kafenin yalnızlığı içindesin…
O kafenin sessizliği, o kafenin müzikalliği, o kafenin kalburüstü hisleri içindesin…
Bir yandan kafeye gelen yeniyetme sevgilileri, bir yandan kafe çalışanlarının o edebiyatsal özkişiliklerini gözlemliyorsun; biliyorum…
Hatta şu an; sevgilinle bu kafede geçirdiğin o dünü, o güzel Perşembe gününün öğleden sonrasını da düşünüyorsun…
Ona okuduğun Deniz Kavukçuoğlu, Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu yazılarını aklına getiriyorsun…
Sahi, okudun mu bugünkü gazetelerin kültür-sanat sayfalarını?
O sayfalarda gülümseyen köşe yazılarına göz gezdirdin mi?
Ahmet Cemal’in yazısında, “Dünya Edebiyatı Nasıl Okunmalı?” sorusuna yanıtlar aradın mı?
Ya da Zeynep Oral’ın yazısını okudun mu?
Dünya Gazetesi bugün “Kitap” eki de veriyor, göz gezdirdin mi?
Faruk Şüyün’ün “Birkaç Sözcük İçin” başlıklı yazısında hangi duyguların canlandı, örneğin?
* * *
Biliyorum, sen yine kendi alemindesin…
Sen yine kendi düşlerinde, sen yine kendi iç düşüncelerindesin…
Belki bir sahil kasabasını düşlüyorsun şu dakikalarda…
Belki memleketin Silifke’de gezinmektesin…
Taşucu’nda bir balık lokantasında edebiyatçı dostlarınla beraber rakı içiyor, roka salatası eşliğinde edebiyatla yaşam arasında gidip geliyorsun…
Edebiyat konuşuyorsun ilkin, ardından edebiyatsızlığın sarhoşluk hallerini sorguluyorsun…
Düşünüyorsun, düşünüyorsun, düşünüyorsun…
Düşünceler denizinde kulaç atmaya bayılıyorsun…
Düşünce tarihini irdeliyorsun bir mayıs akşamında…
Server Tanilli’yi aklına getiriyor, onun üzerine düşünceler sarf ediyorsun…
Onu seviyorsun, onu kelimeleştiriyorsun…
Felsefeyi de düşünüyorsun…
Felsefesizliği de irdeliyorsun…
Felsefesizliğin sonuçlarını örnekleriyle ayrıntılandırıyorsun…
* * *
Ama yine de -her şeye rağmen- “umursamazlığın şarkısını” öğretiyor yalnızlığın sana…
Bir mayıs akşamında umursamazlığın şarkısını çalıyor o eski gramofonlar…
Çünkü “anlaşılamamak” üzerine konumlanmış tüm isteklerin, “anlaşılmazlık” üzerine yoğunlaşmakta gözbebeklerin…
Dinle!
Bak ne çalıyor?
Umursamazlığın şarkısı ışıldıyor parmak uçlarında…
Bir mayıs akşamüstünün yalnızlığı çoğalıyor yüreğinin o derin kuytularında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir