Yağmur değil, biraz su

398779_420423404638641_2124098389_n

Kapı aralığından içeri girmeye çalışan sesi dinledi, sonra ses birden görüntünün önüne geçti.

Güldürme katsayısı baskındı rüzgârın, ürperdi. Balkonda devrilen boş şişeleri de yabana atmamak gerekirdi. Yine en umulmadık anda çığlık atıyordu. Düşüydü gecenin bir bakıma…

Bakıma muhtaç bir hasta gibi kıvranıyordu saatler ve bir türlü duramıyordu zaman… Tik tak sesleri lavabodan gelen şap şup seslerine karışıyordu. Uyumak için oyalanıyordu adam, yatağı boştu, gözlüklerini çıkardı, öyle bir gerindi ki sanki sabah oldu. Eski bir an’ı hatırladı, rüzgârın sesini erken öten horoza benzetti, kapı ardından gülümsedi, başucundaki bardağı doldurmak için mutfağa yöneldi.

Düşünmesine engel olan şeyleri düşünmekten ne zaman vazgeçecekti?

Gece, düşünmek için yaratılmış olabilir miydi? Gece, rengini yalnızlıktan alıyordu. Bir o kadar ıssız, sakin ve boştu, bardak gibi…

İçi rüzgârda ağaç gibi sallanıyor, dışarıya düşlerinin sesi vuruyordu. Elleri de yaşını belli ediyordu artık. Solgun derisi, ruhunun aynasıydı. Ne yaparsa yapsın uzaklaşamayacağını anladığından beri varlığını da dinler olmuştu. Kendini dinledikçe daralıyor, susuyordu. Kendi kendine konuşması mümkündü, hıncını kâğıtlardan alıyordu. Susmayan bir ışık yayılıyordu parmaklarına, o yazdıkça damlalar ses çıkarmaya devam ediyordu… Ümitsiz değil sadece yorgundu ve biraz hüzünlü…

‘Yalnızlara özgü hüzün’ diye bir şey var mıydı? Kim kimden daha mutluydu? Zamansal farklılıklar sunuyordu hayat, bir mutluluktan diğerine ‘rüzgâr gibi geçiyordu. Bu son söz dev afişteki son cümleyi getirdi aklına…

“Sessiz bir hüzündü bizimkisi kimseye bir türlü bulaşamayan”…

Bulaşıcı bir hastalıktı belki ‘zamana göre’ yaşamak, zamana hapsolmak, günü, ayı, yılları ayırmak…

Boş bir bardaktı uzakta görünen, elindeki bardak şimdilik dolu olsa da… İşte yine bir yanılsama… Kum saatinde zaman kısa, duvarda zaman daha uzun gelir ya insana! Başını kuma gömen zamane hayvanı, ne bilsin akrep ve yelkovanı… O, yeteri kadar evcil olmayan, bencilliğinden vazgeçememiş –belki vazgeçmesi gerekmeyen- doğumlar/ölümler arasında gidip gelen bir ruhtu sanki. Hüzne tam olarak bulaşamıyor, ona aldırmadan da yaşayamıyordu. Yağmur yağmaktan insan beklemekten ne zaman vazgeçer ki?

Zamanının dolmasını bekliyordu. Bardaktan azalan su, gökten düşen yağmur taneleri gibi…

Yağmur değil, bir avuç düştü bu, kendi kaderinde ağaran

Üzerimize düştü, hesap sordu ama umursamadı…

Girişte karşılaştı gözlerimiz, içime dokundun ürkek, ıslak, sıcak…

Bakışlarında gidecek yeri olmayan bir kedi yavrusu

Bu şans, talih, kader, kısmet oyununda

Bizi kimse görmedi.

 

Yerle gök, denizle tuz arasında kopamayan bir şeyler vardı

Gitmek cesaret, kalmak güç, kaçmak korkaklıkken

Konuşmaya gerek duymadan usulca yağdı yağmur

Kimse yokmuş gibi.

Erken çıktığımız savaşlar, geç kaldığımız yaşamlarda kaldı.

Şimdilerde,

‘Hayat devam ediyor işte’ nin sessizliği.

 

Sırtında bir ceketle, geldiğin gibi ayrıldın yanımdan

Masada eksik kaldım, her şey gibi.

Sana yağmur yağıyordu, bana ayılmam için su döktüler sanki

Çıktın ama yağmur vardı dışarıda

Kapıdaki de aynı kedi

 Kararlı, kara, kuru

Ceketinde bir avuç güvercin, masada bir demet çiçek.

Başka bir zaman,  başka bir kapı

Başka bir masa,

Yağmur değil, sadece biraz su doldu geceye

Bir avuç düş kendi kaderine damladı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir