Yalnızlığın Rıhtımında Bir Kadın

Yalnızlığın rıhtımında bekliyordu bir kadın…
Gözlerinde yağmurun esintisi, bakışlarında mahur bir bestenin hüzünlü melodisi hakimdi…
Sanki gökyüzü, eylül sonrasını anımsatan bulutlarla kaplıydı; oysa henüz ilk günleriydi mayısın…
Mavi bir aydınlığın soluk alıp vermelerini aradı ufukta ilkin; kaybolmaya yüz tutmuş gemilerde bekleşen genç, yakışıklı tayfaları hayal etti…
Hüznü düşündü…
Yalnızlığı düşündü…
Aşık kadınlar sokağında volta attığı yılları düşündü…
Yıllar önce aşkın tutsaklığında yaşam sürmüştü gurbet ellerde…
Aşık bir kadındı; hüznünü gözlerinin ardında saklamayı iyi biliyordu…
Gemisini sevgisizliğin limanına pek yanaştırmıyor, daima uysal bir maviliğin ışıltılı sahillerine doğru dümen kırıyordu…
Ardından rıhtımın denize kavuşan noktasında hırçın dalgaların sesiyle baş başa kalmak istedi…
Birkaç adım yürüdü…
Fırtına o vakit, denizin yüzüne kırbaçlar fırlatmaktaydı…
Deniz ağlıyordu bir mayıs öğleden sonrasında, kadın ağlıyordu…
Yalnızlığına mı ağlıyordu, aşksızlığa mı gözyaşı döküyordu; bilmiyordu…
Yoksa gözlerindeki -artık- kırağılaşmaya da başlayan o yaşın sebebi anlaşılamamak mıydı?
Kimseler tarafından dile getirilememek, bir şarkının nakaratlarında söylenememek miydi?
Kırmızı şarapların en yıllanmışı, en koyu renklisi, en doyumsuzu bir ruh iklimine sahipti halbuki…
Hayalleri, okyanuslar ötesini aşmaktaydı…
İçinde birikenler ve yüreğinden taşmak isteyenlerle bir öykü, bir roman yazılabilirdi…
En romantik şairlerin dizelerinde duygularla; aşkla, hüzünle, özlemle el ele tutuşulabilir, göz göze gelinebilirdi…
O yalnız kadının nezaketi, o yalnız kadının gözbebekleriydi…
Tutkuydu onu yaşama bağlayan…
Tutkulu yaşamaktı…
Gökyüzü, hırçınlığından kurtulmayı pek düşünmüyordu sanki…
Saçlarını rüzgara açtı kadın…
Gözlerini yumdu…
Saçları rüzgarla sevişirken kendi de ruhunun derinliklerinde sakladığı, “geçmişine” ilişkin hatıralarını tuttuğu not defterinden sözcükleri konuşturtmaya başladı:
Yaşamın tüm ağırlığı bir akşam gibi kadının omuzlarına inmişken, genç adam elinde bir buket pembe kırmızı karanfillerle gülümseyerek restoranın merdivenlerinden binlerce ışık yılındaki bir yıldız gibi parıldadı… Tüm sevecenliğiyle çiçekleri kadına uzattı ve masadaki yerini aldı… Fırsat buldukça bir araya geliyorlar ve yaşama dair biriktirdikleri her şeyi paylaştıkları kısacık zamana sığdırıyorlardı… Genç adam elinde edebiyat dergisi ve kitapları, gazetelerden koparıp sakladığı köşe yazılarıyla gelirken; kadın tüm yaşamın ağır dosyalarını yüreğinden indiriyordu masaya birer birer… Genç adam elindeki kitaptan acıklı öyküler okuyordu… Kadın yaşamındaki siyah beyaz kareleri başlıklar halinde sıkıştırıyordu masadaki mönüler arasına… Masa dolup taşıyordu hüzünle… Kelimeler havada uçuşuyor, ruhlar ete ve kemiğe bürünüyordu… Şiirselleşiyordu yaşam her şeye rağmen…
İşte o şiirselleşen yaşamın kıyısında, yalnızlık rıhtımının denize kavuşan noktasında, belki de bir sahil kasabasında hüzünlerini çoğaltan kadın; akşamüstü yağmurları eşliğinde yüreğinin derinliklerinden çıkardığı kağıtta yazılı olanları defalarca okudu…
Edebiyatsız yaşayamazdı…
Edebiyatsızlık yaşamdan umudu kesmekti çünkü…
Yaşadığı tecrübeler ona yıllar önce öğretmişti bunu…
Doğduğu, büyüdüğü coğrafyalarda edebiyattan yoksun yetişen, büyüyen insanların başlarına nelerin geldiğini iyi biliyordu…
Cehaletten, acıdan, kalpsizlikten medet uman insan yığınından, o melun güruhdan bıkmış usanmıştı…
Fakat onun şu an edebiyattan aldığı tek geribildirim yalnızlığına merhem oluyor olmasıydı…
Sevgisizlik, aşksızlık, özlemsizlik yaralarını günbegün iyileştirmesiydi…
Seven, aşık olan, özleyen bir ruhun yürek atışıyla buluşmak arzusuydu…
Yaşamın ta kendisiydi belki de…
Yalnızlığın panzehiri edebiyatlı nefes alışlar, edebiyatlı yürek çarpışlar, edebiyatlı heyecanlanışlardı…
Ah, ah!” deyişlerdi bir bakıma…
Daimi bir sarhoşluk halinde kendinden geçişler, kendine gelemeyişler, tutkunun götürdüğü yere sürüklenişlerdi ya da…
O yalnız kadın hüzünlerini, özlemlerini, o mahur besteli melodilerini toplayıp sonbahar çiçeklerini andıran hüznün karanfillerini de kollarına alarak uzaklaşmaya başladı rıhtımdan…
Geç olmuştu artık…
Hırçın dalgalı denizin “Gitme!” diye seslenişine dahi kulak vermedi…
Bir mayıs akşamüstünde bir yalnızlık kraliçesi, bir aşk katedrali, bir “yabancı memleket çiçeği” olan kadın meçhule doğru adımlarını hızlandırıyordu…
Ve rıhtımdan uzaklaşırken de sanki o hüzünlü şarkının nakaratını mırıldanıyor gibiydi:
O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız, o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir