Yuvarla(n)mak

Dün, ruhu köşegen dünyada neden bir türlü orta yolu bulamadığımı düşündüm. Mesele tutunmaktan çok yuvarlanılan zemindi, daha doğrusu durmak için nerelere çarptığımız. Çarpmak, çarpılmak, silkelenmek hep bizden mi bir şey alıyordu peki ya duvara ne kalıyordu? Karşılıklı büyüyor, değişiyor, eskiyorduk. İşte gerçek buydu…

Gerçek çoğunlukla, önce biriktirmemize sonra harcamamıza neden olan şeydi. Peşinden koşuyorduk ya da o, öyle sanıyordu. Ne de olsa ‘zaman kavramım yok’ diyenler kendi dünyalarında yaşıyorlardı… Kendimi kandırdığım böyle bir zamanda ben de yaşadım. Birilerine ‘şu saatte görüşelim’ diye söz vermeden ya da herhangi bir yere yetişmeye çalışmadan ‘kısmen özgür’ olarak… Ama akrep ve yelkovandan uzaklaşmaya çalıştıkça yoruldum, önceleri zevkli olan bu koşunun temposuna ayak uydurmak kolay olmadı, doğuştan kovalamak gerekiyordu belki, ben kaçmayı seçtim, sonunda da yakalandım.

Kendi zaman dilimimi oluşturmayı denedim, suç mu işledim? Küçük bedenlere büyük aşkların sığamayacağı, çok denendiğinde çabuk bıkılacağı öğretildi bize.  Şimdi, olmadı bir daha devri. Zaman sahip olmaya yetmiyor, ne âşık olmaya, ne çalışmaya, ne yaşamaya, bunlar birbirinden bağımsız da değil. Aşık olduğunda yaşarsın, yaşadığında çalışmak zorundasın, yaşadığında çalışmak ve aşık olmanın değerini sorgularsın. Ne yazık ki çalıştığında aşık oluyorsun artık ya da yaşıyorsun… Ve ona ulaşmak için harcanılan zaman, elden ele dolaşan hazine… Kimsenin olmayan bu gizi bir zaman sonra elinden kaçırıyorsun çünkü elden ele değil, beyinden beyine dolaşıyor kaybetme duygusu… Bu da kendi yağında kavrulan dışlanma/dışlama haline dönüşüyor.

Kendi saatini oluşturma hevesiyle uyuyup uyandıysan sen de kopuk ama mutlu bir insansın. Çünkü mutluluk beş duyunun birden kaldıramayacağı kadar büyük bir his, birinden birine veda ettiğinde son hissi içine sığdırabiliyorsun, bu nedenle mutluluk birazcık his kaybolması…  Oysa gerçek, toplumsal olandan kopmanın mümkün olmadığı… Belki tutunmamız için beş duyu az geliyor, belki de hislerimiz bizi yanıltıyor… Yine mi çıkar uğruna birinden hamile kalacağım dediğinizi duyabiliyorum, düşünceler başkalarından doğurduğumuz en masum çocuklarken onları öylesine dağınık bırakıp kaçmak sizin de beyninizi yormuyor mu?

6.his kıvamındayken rahatsız etmek istemezdim duyularınızı. Ben de bunu kelimelerimin gri kaldırımlar gibi pürüz kabul etmediğini gördüğümde anladım, yüreğim herkes gibi beni de zorluyordu. Sizi de kaygılandıran şeyler olduğunu düşündüğümden anlatıyorum. Anlaşmanın yanından geçmeyenlere şaşırırken paylaşmanın nimetlerinden nasibini alanlar var. Kalbinin rengi belli olmayan sürünün aynı asansörü, dolmuşu, odayı, sınıfı, evi paylaşmasının dayanılmaz ağırlığı ‘birey olmaya çalışmak’ diye açıklanıyor… Ne tuhaftı, gerçekte ne hissettiğini bilemediğin bu yalanın ortasında kalmak, ne tuhaftı kimseye görünmeden ağlayıp gülebilen insanoğlu…

Bu duyguyu yeni güne, güneşe, insanlara merhaba diyebilmek için öğrendiğin alfabede eksik bir şeyler olduğunda hissediyorsun… Biraz bocalıyorsun. Yaşlanmadan ölen insanların öğrendikleriyle gömüldüğü anlarda ne kadar dinlesen de hayatı ancak yaşayınca öğreneceğini anlıyorsun. İhtiyaç oluyor ihtiyarlara, hiç geçmez dediğin zamanda. Oysa hala zamanın geçtiğini söyleyen tatlı yalanlara inanıyordu insanlar. Bilinmeyen bir suçlu gibi aranıyordu zaman. Hatta bazı yerlerde para ile değiştirilip değer kazanıyordu. Değerini verdikçe mutluluğu satın aldığını sanıyordun, başka şeyler çıkıyor onlara da heves ediyordun, tükettikçe artı eksi arasında bir yerde kalıyordun…

Kavuşmaların üzerine düşündükçe ayrılıklar da peşimden geliyordu. Ne kadar çok kişiyi tanırsan o kadar çok kişiden ayrılıyordun. Neden birilerine önce ihtiyaç duyup sonra da yalnız kalmak için uğraşıyordu insanlar? İhtiyacın karşılanmasıyla ayrıldığımız mesafeden, mücadele ettiğimiz onca buluşmadan elimizde kalan neydi? Bu yoldan gittiğimde bencillikle karşılaşıyordum. Oluşan geçici bir ihtiyaç toplumuydu, gereksinmeler yaşam boyu devam etse de… Başka insanlar başka görevlerle ortaya çıkıyor, biri diğerini tamamlıyor görünüyordu. Gereksinim bizleri yardımlaşma, alışveriş, komşuluk vb. oluşumlara hazırlıyordu. Öğretiliyordu, çünkü hayat bilmeden yaşamak için çok karışıktı…

Kaçıncı kelimede saklıydı mutluluk? Biliyordum ki, yaşamı kalıplaşmış birkaç alışkanlıktan ibaret sandığında kendi kelimelerinde sendeliyordun, vazgeçmek zor geliyordu. Hayatı zorlayanlar senin üzerinde bildiklerini uyguluyorlardı… Bir başkasına yol göstermek daha kolay oluyordu, anlamak için kendini zorluyordun bir süre, tabi kafana takacak kadar düşündüğünde oluyordu bunlar… Gücün azalıyor, değişme umudu üzerine heyecanlanıyordun. Günbatımına çelme takıp yeni güne hazırlanıyordun. Günden güne yenilenme düşüncesi kalıplaşıyor, değişimden sıkılıyordun. Neresi memleket karıştırıyor, mesken tuttuğun yollarda yaşama sığınıyordun. Yürümeyi mecburiyet sanan birçok insanın ortak kaderi, durduğuna üzülmekti çünkü. Durmayı ölmek ile eşit koşanın nefes alımı da hızlı oluyordu.

Heybene sığdırdığın dünya ile baş başa kaldığında gözün kendi film şeridine takılıyordu. Bu son, yeni karelere sahip olmak için daha fazla emek gerektiriyordu, daha fazla güç, para, sevgi… Elindeki çaya sesini duyurmaya başladığında kelimelerini harmanlamak sana düşüyordu. Günlerin iştahı açılıyor, düşünce yetiştiremiyordun. Her şeye rağmen yaşamak seni şaşırtıyordu.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir